Bilindiği üzere 12 Eylül 2010 tarihinde Anayasa’nın bazı maddelerinin değiştirilmesi için halkoylaması yani referandum yapılacaktır.
Referanduma, her kesim farklı bir anlam yüklemektedir. Genel olarak, hükümet karşıtları oylamayı hükümete ve hükümetin icraatlarına evet veya hayır olarak değerlendirmektedir. Hükümet ise, bunu darbe Anayasasını değiştirme, darbecilerle yüzleşme, statükonun ve oligarşinin değişmesi için bir başlangıç, hak ve özgürlüklerin önündeki engellerin kaldırılması için zorunlu bir adım olduğunu ifade etmektedir.
Anayasada yapılacak olan değişikliğin, halkın ihtiyaç ve taleplerini karşılamada yetersiz ve eksik olduğu kanaatindeyiz. Halkımızın İslami ve insani hak ve özgürlüklerini doğrudan doğruya karşılamaktan çok uzaktır. Maalesef, halkımızın İnanç, dil ve kültürünün önündeki engelleri kaldıracak ve bunu Anayasal güvenceye bağlayacak bir düzenleme içermemektedir.
Bununla birlikte, değiştirilecek maddeler ile belki ceberrut devlet anlayışı, statüko ve oligarşik devlet yapısının değişmesine ve vesayetlerin son bulmasına katkı sağlayabilecektir. Böylece hak ve özgürlüklerin önündeki bazı engeller aşılabilecektir. Bunun da halkımızın faydasına olacağını düşünüyoruz. Maddeler incelendiğinde, yapılacak değişikliğin halkımızın faydasına olduğu anlaşılmaktadır. Bu noktadan bakıldığında yeni düzenleme, eski halinden her halükarda daha iyidir ve desteklenmelidir, diye düşünüyoruz.
Biz referanduma, partilerin baktığı cepheden bakmıyoruz. Bu referandumu hükümete ve hükümetin icraatlarına evet veya hayır olarak değerlendirmiyoruz. Bu Referanduma katılmayı, akidevi bir mesele olarak da görmüyoruz. Konu Anayasanın tümünün kabul veya red edilmesi olayı değildir. Konuya, Referandumda değiştirilecek olan bazı Anayasa maddelerinin, halkın umumunun faydasına olup olmadığı penceresinden bakıyoruz.
Bu nedenlerle EKSİKLİK VE YETERSİZLİĞİNErağmen, halkımızın oylamaya katılmasını ve EVET demelerini uygun buluyoruz.
Bu kararımızın ve yapılacak olan değişikliklerin halkımıza hayırlı olmasını diliyoruz.
29 Haziran 2010 tarihli kitlesel basın açıklamamız, açıklama saatine birkaç saat kala polis tarafından keyfi olarak engellendi. Basın açıklamasının yapılacağı Dağkapı meydanında toplanan halka basın açıklamasının içeriği ve toplanma nedeni izah edildi. Güvenlik güçlerinin çifte standartı ve engellemesi kınanarak, Şeyh Said ve arkadaşlarının ruhlarına fatihalar okundu.
T.C zulmünün müslüman kürt halkına karşı en somut göstergesi olan 1925 oaylarının dile getirilmesine bile tahammül gösterilmemesi zulmün aynı oranda devam ettiğini göstermektedir.29 Haziran yani Şeyh Said hazretlerinin müslüman kürtlerin önderleri ve liderleri olan Şeyh ve Âlimlerle birlikte idam edilişlerini kınamak ve devam eden zulmün kaldırılmasına yönelik taleblerimizi içeren basın açıklamasına dahi hiç bir gerekçe göstermeden engel olan zihniyetin hala aynı zihniyet olduğu zulüm kararlarının devam ettiği ve açılımla ilgili söylemlerin sözden ibaret olduğu bir kez daha anlaşılmıştır. Yapılan zulümleri kınamaya yönelik yapmak istediğimiz basın açıklamasına engel olan zihniyeti ve yetkilileri kınıyor, hükümete de düşüncelerimizi ifade etmek için yapacağımız bir basın açıklamasına bile tahammülü olmayan bir açılımın ne mana ifade ettiğini sormak istiyoruz.Allah zalimlerin yaptıklarından haberdardır,ve zalimler asla iflah olmamışlardır.
Basın açıklamasının tam metni aşağıdadır.
Basına ve Kamuoyuna;
Bilindiği üzere bugün 29 Haziran 2010. Bu tarih bize Şeyh Said ve 47 arkadaşının şehadetini göstermektedir. Bizler de bugün burada hem kıyamın hatırlanıp unutulmaması hem de amaç ve gayesini siz değerli halkımız başta olmak üzere tüm dünyaya ilan etmek istedik.
Malumunuz 1. Dünya Savaşından sonra işgale uğrayan İslam coğrafyasını kurtarmak için tüm ümmet ortak mücadele verdi. Kurtuluş savaşında, Kürdü, Türkü, Lazı, Çerkezi aynı cephede aynı safta omuz omuza hep birlikte savaştılar, birçoğu aynı siperde şehid oldular.
Kurtuluş savaşının kazanılmasında Türklerin ne kadar rolu varsa, Kürtlerin de o kadar rolü ve payı vardır. Birisinin katkısı, diğerinden eksik veya fazla değildir.
Ümmet bilinci ile verilen kurtuluş mücadelesinin kazanılmasından sonra, mücadelenin ruhuna aykırı gelişmeler oldu. Kurulan yeni devlet, İslam’dan ve İslam’ın öngördüğü hak ve adalet ölçüsünden ayrıldı
Emperyalist Batı medeniyeti hayranı yöneticiler, işgalcilerin telkin ve tavsiyeleri ile Türk Milliyetçiliğini esas alan Ulus Devlet modelini benimsediler. Türkler dışındaki Müslüman halklar dışlandılar, varlıkları inkâr edilerek, düşman ilan edildiler. Red ve İnkâr devletin resmi politikası oldu. Kardeşler arasına nifak soktular, inkâr ve asimilasyon politikaları ile herkese Türklüğü dayattılar. Üretilen efsane ve faraziyelerle Türklük kutsallaştırıldı, mutluluk kaynağı sayıldı.
Emperyalist batı ile anlaşıp; İslam’a, İslami değerlere ve Müslümanlara savaş açıldı.batı tipi yaşam tarzı teşvik edilip İslama ve İslamiyaşam tarzına saldırılar başladı Bunun neticesinde inancını ve kimliğini inkâr edenrejime karşı halk, her tarafta itiraz edip tepki gösterdi ve baş kaldırdı.
Bu süreçte İslam’ın tüm halklara verdiği İslami ve insani tüm hakların aynısını talep eden Müslüman Kürtlerin haklı ve meşru talepleri kabul edilmedi. İtiraz eden başkaldıran halkı susturmak ve sindirmek içinher türlü zorbalık yöntemleri uygulandı. Müslüman halkın meşru taleplerine, İstiklal mahkemeleri ve darağaçları ile cevap verildi.
Kendilerine başkaldırıdan, kıyamdan başka yol ve seçenek bırakılmayan Müslüman halkın temsilcileri ya çatışmalarda ya da darağaçlarında sallandırılarak katledildiler. Şeyh Said kıyamı da bunlardan sadece bir tanesidir. Bu kıyamda binlerce Müslüman şehit olmuş, tutuklanmış veya darağaçlarında asılmışlardır. Şeyh said ve arkadaşları, hükümetin talimatlarına göre hareket eden hukuktan anlamayan hükümet üyesi kişilerin başkan ve üye oldukları istiklal mahkemeleri tarafından idama mahkûm edildiler.Şeyh Said, 46 arkadaşıyla birlikte Ulu Camii önünde darağacına asılarak şehid edilmiş ve dağ kapı meydanına, yani bu meydana gömülmüşlerdir.
Müslüman Kürt halkının bu kıyamı iyi irdelemesi gerekir. Çünkü bugüne kadar Şeyh Said’in kıyamını kimileri Şeyh Said isyanı, kimileri de Kürtçülük hareketi olarak halkımıza anlatmaya çalıştı. Akıl ve izan sahibi olan herkes biliyor ki Şeyh Said kıyamı, İddia edilenlerden daha büyük, daha yüce bir davadır. Onun mücadelesi aynı zamanda Müslüman kürt halkının İslami kurtuluş reçetesidir.
Şeyh Said, mücadelesinin gayesini şehadetinden hemen önce şu vecizsözleriyle ifade etmiştir.
“Değersiz dallarda beni asmanıza pervam yoktur. Muhakkak ki ölümüm Allah (c.c) ve İslam içindir.”
Sonuç olarak;
Yaşanan tüm sorunların, sıkıntıların, kavgaların ve problemlerin kaynağı ulus devlet ve onun red ve inkâr politikasıdır. İslam ile barışmadan ve İslam’ın halklara tanıdığı tüm haklar verilmeden, halkın inancı ve kimliği ile barışılmadan hiçbir sorun çözülmez.
Bu nedenle Toplumsal barışın sağlanabilmesi için
Devlet;tek parti diktasının ve istiklal mahkemelerinin yaptığı kıyım ve katliamlar için halktan özür dilemelidir.
Devlet; Halkının dini ve dili ile barışmalı,red ve inkâr politikasından vazgeçmeli, bu uygulama için halkından özür dilemelidir.
Müslüman halkın inancı ve etnik kimliği üzerindeki yasaklar kaldırılmalı ve güvence altına alınmalıdır.
Devlet İslam’ın tüm halklara tanıdığı İslami ve insani hakların aynısını, Müslüman Kürt halkına da tanımalıdır. Hak ve adalet ölçüsünde, kardeşliğin esas alındığı bir devlet yapısı oluşturulmalıdır. Müslüman kürd halkı nezdinde saygınlığı olan Şeyh Said ve arkadaşlarının hain ve isyancı olarak tanıtılmasından vazgeçilmeli, saygınlıkları korunmalı, itibarları iade edilmelidir. Şeyh said ve arkadaşlarının defn edildikleri mezar yerleri tespit edilip, halkın ziyaretine açılmalıdır.
Mustazaflar ile Dayanışma Derneği Diyarbakır Şubesi
25.05.2010 tarihinde Van İlimiz Özalp ilçesinde Mustafa Muğlalı Kışlası yakınında meydana gelen patlmada bir çocuk hayatını kaybetmiş beş çocuk ise yaralanmıştır. Öncelikle bu patlamda haytını kaybeden çocuğumuza Allah’tan rahmet, ailesine başsağlığı ve sabrı cemil diliyoruz. Yaralanan çocuklara da Allah’tan acil şifalar diliyoruz.
Maalesef bölgemizdeaskeriyenin kusur ve ihmali sonucu bu türden patlamalar sıklıkla yaşanmakta ve bu patlamalar sonucu bir çok insanımız hayatını kaybetmekte veya sakat kalmaktadır.Bölgemizde Güvenlik güçleri tarfından gelişi güzel yerleştirilen mayınlar ve çevreye gelişi güzel bırakılan patlayıcalar sonucu şimdiye kadar büyük acılar yaşanmış ve halen yaşanmaya devam etmektedir. Yaşanan bir çok patlamaya rağmen yetkililerce gerekli tedbirlerin alınmamış olması çok düşündürücü ve insan hayatının nasıl hiçe sayıldığını açıkça ortaya koymaktadır. Askeri disiplin çerçevesinde her hareket ve davranışı yönetmeliklerce belirlenen Güvenlik Güçlerininbu konudaki büyük ihmali ve vurdumduymazlığı kabul edilemez.
Özalp İlçesinde meydana gelen patlama, Askeri Bölgelerin yerleşim yerleri içerisinde olmasından kaynaklanan büyük tehlikeyi de gözler önüne sermektedir. Zira mezkur askeri bölgenin atış alanı yerleşim yerlerine bitişik bir vaziyettedir. Zaman zaman yapılan atışlar sonucu patlayıcılardan kopan parçalar evlerin çatılarına düşmektedir. Bu konuda yetkililer, askeri bölge civarında oturan aileler tarafından uyarılmış olamalarına rağmen uyarılar dikkate alınmamış ve bu faciaya davetiye çıkarılmıştır.
Ayrıca olayın oluşu ile ilgili olarak da vahim iddialar kamuoyunda dile getirilmiştir. Meydana gelen bu vahim olayın derhal TBMM tarfından oluşturulacak bir komisyon tarafından soruşturulması gerekir. Oluşturulacak bu komisyona Sivil Toplum Kuruluşları da dahil edilmelidir. Olay bütün yönleriyle incelenmeli ve vahim iddiaların gerçekliği araştırılmalıdır. Kastveya kusuru bulunan kişiler hakkında adli ve idari soruşturma derhal başlatılmalıdır. İvedilikle yapılmayacak bir soruşturmada, gerçeklerin örtbas edilmesi kuvvetle muhtemeldir. Bu olayın gerektiği gibi soruşturulmaması bundan sonra da böyle olayların yaşanmayadevam etmesini kaçınılmaz kılacaktır. Zira bunun örneğini kısa bir süre önce Diyarbakır’da meydana gelen ve Ceylan adındaki çocuğun havan topu sonucu hayatını kaybetmesi olayındagördük. Söz konusu olayda yetkililerce zamanında olay yerinde gerekli araştırma inceleme ve tespitler yapılmadığından deliller karartılmış ve sonradan yapılan incelemelerde bir sonuç elde edilememiştir. Olayhalen muğlaklığını korumaktadır. Ceylan olayı gerekli şekilde incelenmiş ve gerekli tedbirler alınmış olsaydı belki de Özalp’ta bu vahim patlama gerçekleşmezdi.
Özalp’ta meydana gelen bu facia, tarihin acı ve kara bir sayfasını yeniden hatırlatmıştır. Patlamanın meydana geldiği Askeri Kışlaya, 1943 yılında Özalp’ta 33 insanın kurşuna dizilerek katledilmesi olayının sorumlusu olan Mustafa Muğlalı Paşa’nın isminin verilmiş olması manidardır ve büyük bir insanlık ayıbıdır. Özalp halkı bu ismi her gördüğünde kahrolmakta ve büyük ızdırap duymaktalar. İsmi ile halkımızın acılarını tazeleyen bu kışlanın derhal İlçe merkezi dışına alınması ve isminin değiştirilmesi gereği bir kez daha ortaya çıkmıştır.
Mustazaflar Dayanışma Derneği olarak bu olayın aydınlatılması ve sorumluların ortaya çıkarılarılmasının takipçisi olacağımızı kamuoyuna saygı ile duyururuz.29.05.2010
11 Eylül 2004 tarihinde kurulan derneğimiz, tüzüğünde belirttiği ilkelerinden taviz vermeden her koşulda mazlum ve mustazaf halkımızın yanında olmuştur. Hakkın emrinde Müslüman halkımızın duygularına tercüman olmuş, hizmetten geri durmamıştır. Gerek mağdur ve muhtaçlara yaptığı yardımlarla ve gerekse düzenlediği etkinliklerde yüz binleri buluşturmasıyla Müslüman halkımızın gönlünde yer etmiştir. Çalışmalarıyla mazlum ve mustazafların yüzünü güldürüp, sevindirmiş, zalim ve müstekbirlerin korktuğu bir camia olmuştur.
Camiamızın hayırlı hizmetlerini hazmedemeyen müstekbir güçler, faaliyetlerimizi engellemek için değişik, tuzaklar kurmuş ve komplolar tezgâhlamışlardır. İktidarlarını sürdürebilmek için çıkardıkları kaos ve kargaşa ortamına bizleri de dahil etmek için sürekli olarak camiamıza saldırmışlardır.
2006 yılından beri, illegal bazı yapılara mensup kişileri, defalarca camiamızın derneklerine ve üyelerine saldırtmışlardır. Bu provokatif saldırılar ile üye ve gönüllülerimizi tahrik ederek, illegal yollara itmek ve suç işlemeye sevk etmek istemişlerdir. Camiamız, bu saldırılara karşı sürekli itidal çağrısında bulunarak kurulan tuzakları ve tezgâhları boşa çıkarmıştır.
Diğer yandan aynı karanlık güçler etkili ve yetkili oldukları kolluk ve yargı gibi yerlerde; derneklerimize ve üyelerimize karşı komplolar tezgâhlamışlardır. Tüzüğümüz çerçevesinde yapmış olduğumuz yasal faaliyet ve etkinliklerimizi, yasadışı faaliyetlermiş gibi göstermeye çalışmıştır. Kamuoyunu yanıltmak için itham ve iftiralarını gerçekmiş gibi yandaş medyaya servis etmişlerdir. Yandaş yargı mensupları da, verdikleri ısmarlama kararlar ile bu tezgâha ortak olmuşlardır. Hiçbir surette gerçeği yansıtmayan ve varsayımlardan öteye geçmeyen iddialarla, niyet okumalarla verilen bu kararlar hukukilikten uzak olup, tekçi zihniyetin farklılıklara tahammülsüzlüğünü göstermektedir.
Son olarak çalışmalarımızı hazmedemeyenler tarafından derneğimizin feshi için açılan dava, kutlu doğum etkinliklerimizi sabote etmek için alelacele sonuçlandırıldı. Bunun içinde davaya bakan savcı ve hakim değiştirildi. Değişikliğin ikinci celsesinde, dosyadaki eksiklikler giderilmeden ara kararları yerine getirilmeden, kolluğun iddiaları mutlak doğru kabul edilerek gıyabımızda karar verilmiştir. Verilen fesih kararı, temyiz edilmiş olup dernek faaliyetimiz devam etmektedir.
Bu yargılama ve cezalandırma tarzı, istiklal mahkemeleri uygulamalarını aratmamaktadır. Resmi idelojiyi koruma adına yargının keyfi uygulamalarına Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görmeye alışmıştık. Öyle görünüyor ki, bundan böyle yandaş yargı zulmünü, Asliye Hukuk Mahkemelerinin keyfi uygulamalarında da sıklıkla göreceğiz.
Yandaş yargı tarafından hukukun izin verdiği ve müsaade ettiği yasal örgütlenme ve izinli faaliyetler yasadışı kabul edilip, cezalandırılma gerekçesi yapılmaktadır. Camiamız dışındaki, farklı düşüncelere sahip STK-lara tanınan özgürlükler, bizlere tanınmamaktadır. Kurulduğumuz günden beri kolluk ve yargının tacizi, baskısı ve tehdidi altındayız. Derneklerimiz ve üyelerimiz hakkında soyut iddialarla, niyet okumalarla sık sık davalar açılmakta cezalar verilmektedir. Bunlara rağmen hukukun dışına çıkmadık. Düşüncelerimizi yasal zeminde dile getirdik. Faaliyetlerimizi hukuk çerçevesinde gerçekleştirdik ve gerçekleştiriyoruz.
Camiamız sahip olduğu halk desteğine ve etkileyebildiği kitlenin genişliğine rağmen tahriklere kapılmamış ve mutedil hareket etmekten vazgeçmemiştir. Bu güne kadar gerçekleştirdiğimiz, binlerce faaliyet ve etkinliklerimizde kimsenin burnu dahi kanamadı. Hiç bir müessir fiil gerçekleşmedi. Suç teşkil edecek hiçbir konuşma yapılmadı. Derneklerimiz defalarca denetlemelerden geçti, hukuk dışı, yasadışı bir husus tespit edilmedi.
Bu güne kadar derneklerimiz tarafından on binlerce muhtaç aileye yardım yapılmıştır. Yardımlarımızın, ihtiyaç sahipleri dışında, hiç kimseye gitmediği kayıtlarımızdan belidir. Yardım yapılan muhtaçlarla görüşen herkes, adil bir şekilde yardım yaptığımızı görecektir. Yardıma muhtaç bir insanın fikrine, zikrine bakmadığımızı dernekler müdürlüğü yetkilileri dahil, herkes biliyor. Buna rağmen, sadece Hizbullah tutuklu ve hükümlerinin ailelerine yardım yaptığımızı iddia etmek, ahlaka ve vicdana sığmaz. Siyasi suçlardan tutuklu ve hükümlü olanların ailelerine yaptığımız yardım, toplamın içinde % 10 bile değildir. Kaldı ki hukukta cezaların şahsiliği ilkesi vardır. Suçlu olan şahsın kendisidir. Ailesi değildir. Yardıma muhtaç olan bir tutuklu veya hükümlü ailesine yardım etmek, ne zamandan beri suç sayılmaktadır?
Bazı dernek üyelerimizin Hizbullah-tan tutuklanmış veya hüküm giymiş olmasını, örgüt bağlantısı olarak değerlendirmektedirler. Yasalara göre, tutuklanan bir kişinin örgütle ilişkisi kesilir. Cezasını çekip serbest kalan birisi, artık suçlu değildir. Böyle birisi, illegal çalışmayı bırakıp, fikirlerini tamamen yasaların belirlediği şekilde ifade ediyor ve hukuki zeminde hareket ediyorsa bunun neresi yanlıştır? Hangi hukuk devletinde, legal çalışan kişilere, illegal örgüt üyesi deniyor. Derneklerin yasal faaliyetleri cezalandırılıyor, kapısına kilit vuruluyor. Hizbullah-tan soruşturma geçiren bir kişiyi hayatı boyunca örgüt üyesi saymanın mantığı nedir? Bu mantığın hukukta yeri var mı? Yoksa siz insanların kalbinde olanı geçeni tespit edecek niyet okuyucu bir buluş yaptınız da bizim mi haberimiz yok.
Hizbullah-tan aranan birkaç şahısın, derneğin şubesine üye olmasını veya orada yakalanmış olmasını dernek için suç olarak kabul edilmektedir. Dernek üyesi olmak isteyen birisinden adli sicil belgesi istenecek, kolluk tarafından aranıp aranmadığı tespit edilecek, kolluk güçleri uygun görürse, üyelik kaydı yapılacak veya dernek binasına girişine izin verilecek diye bir yasal düzenleme varda, bizim mi haberimiz yok? Hukukta var olmayan ve hiçbir STK-dan istenmeyen, bir hususun bizden istenmesi, çifte standart ve keyfilik olup, farklı düşüncelere tahammülsüzlükten başka bir şey değildir. Bu düşünce tarzını ve keyfi uygulamaları, hukuk devletinin hangi ilkesi ile izah edebilirsiniz?
Dernek üyesi olmayan şahısların işlemiş oldukları suçtan dolayı dernek şubesini, dernek şubesinden dolayı da genel merkezi suçlamanın hukuki olmadığı ortadadır. Hukukta cezaların şahsiliği ilkesi vardır. Dernekler, aldıkları kararlardan ve bu kararlarının icrasından sorumlu tutabilir. Dernek hizmetlerinden istifade edenlerin veya dernek üyelerinin şahsi fiillerinden dolayı sorumlu tutulamaz. Dernek şubesi suça bulamış ise şayet bu o şubeyi bağlar. Genel merkezi bundan dolayı sorumlu tutmak hukuki değildir.
Tamamen yasal olan ve içeriğinde, hiçbir suç unsuru taşımayan, yine bu güne kadar hakkında bir kez olsun, toplatma ve yasaklama kararı bulunmayan İnzar Dergisinin dernekte bulunması ve bazı üyelerinin bu dergiyi satması, örgütsel faaliyet olarak değerlendirilmiştir. Yasal bir dergiyi dernek ile örgüt arasındaki bağlantının delili saymak basın ve yayın özgürlüğü düşünce ve ifade özgürlüğü ile nasıl izah edebilirsiniz? Bu düşünce tarzının hukuki olduğunu insan hak ve hürriyetlerine uygun olduğunu hangi hukukçu nasıl izah edebilir?
Kira sözleşmesine göre Dernek şubesine ait olmayan ve dernek tarafından hiçbir şekilde kullanılmamış olan binanın bodrumundaki deponun derneğe nispet edilmesi, insafsızlıktır. Dosyaya verilen kira sözleşmesine göre buranın başkası tarafından kiralanmış olup dernekle ilgisinin olmadığı ispatlanmış olmasına rağmen, kolluğun iddiasının mutlak doğru kabul edilmesi, hukuksuzluğun, keyfiliğin boyutlarını göstermektedir.
Adli suça karışan şahısların hiçbirisinin dernek üyesi olmaması ve derneklere girişlerinin yasaklandığı bilinmesine şahısların ve mağdurların beyanlarına göre derneğe komplo kurulduğu ortaya çıkmasına rağmen, komploda yer alan E.O. adlı şahsın tanınmasına ve bilinmesine rağmen kolluk tarafından soruşturulmaması ve yakalanmaması neyle izah edilebilir?
Hukuk, kişiye göre uygulanacak bir şey değildir. Akredite olan kişi ve kurumlar için ayrı, resmi ideolojiye biat etmeyenler için ayrı uygulama. Hukuk devleti ilkesine inandığınızı söylüyorsanız bunun adı hukuk değil, bunu adı keyfiliktir. Halkında buna inanmasını bekliyorsanız, öncellikle buna sizler uymalısınız. Acıkınca helvadan yapmış olduğu putunu yiyen adam gibi olmayın. Sıkışınca hukuku rafa kaldıran zihniyetinizden vazgeçin. Hukuk hiç kimsenin acıkınca yiyeceği helvadan putu değildir.
Hukukun dışına çıkıp derneklerimizi kapatanlar, üyelerine ceza verenler ve verdirtenlere sormak lazım. Hazımsızlığınızın gerçek nedeni şu faaliyetlerimiz olmasın? Sakın.
Allahın kitabına ve peygamberin sünnetine sarılmamız, Peygamber sevdalısı yüz binleri bir araya getirmemiz,
Resmi ideoloji yerine, İslamı referans almamız, dayatmacı tek tipçi zihniyetinize karşı çıkmamız,
Mazlum ve Mustazaf Müslüman halkımıza sahip çıkmamız onların dertleriyle dertlenmemiz,
Aç olduğu için hırsızlık yapmak zorunda bırakılan fuhuş vb. ahlaksızlıklara bulaştırılan gençlerimizi o bataklıklardan kurtarmamız,
Harabelerde, Sur diplerinde içki ve uyuşturucu batağına sürüklediğiniz insanlarla ilgilenip onları camilere müdavim etmemiz,
Gençlerimizin ahlakını bozmak için kızlı erkekli etkinlikler yapma yerine, haremlik ve selamlığın uygulandığı etkinlikler yapmamız. Ahlaki yozlaşmaya engel olmamız,
Toplumun ıslahı için çalışmamız fitne ve fesadınıza, toplumu ifsad etme projelerinize mani olmamız olmasın sakın?
Derin ve karanlık yapılar tarafından hazırlanan, balyoz, kafes vs. adlı darbe planlarına göre, İslami camia ve kişilere komplo kurulacağı, evlerine ve kurumlarına suç unsuru eşya bırakılacağı ele geçen belgeler ile deşifre edildi. Bu planlar, ülkenin batısında yer alan ve akredite olan bazı camialara karşı, uygulamaya konunca, bunun komplo olduğu hükümet ve yetkililer tarafından kabul edilmektedir. Bu komplolara karıştığı iddiası ile yargı mensupları dahi soruşturma geçirip tutuklanmaktadır. Aynı zihniyet tarafından camiamıza ve derneklerimize karşı tezgâhlanan komplolar görmezden gelinerek, derin yapılar ile ortak hareket içine girilmektedir. Camiamızı karalamak halk ile aramıza girmek ve hizmetlerimizi engellemek ortak paydasında buluşmaktadırlar.
Sonuç olarak;
Karanlık ve derin yapılara deriz ki; Müslüman halkımız ile aramıza girmek için, camiamıza komplo ve tuzak kurmaktan vazgeçin. İftira ve yalanlarınızdan karalamalarınızdan vazgeçin. Tüm provokasyonlarınıza rağmen, hukukun dışına çıkmayacağımızı defalarca dile getirdik ve illegal bir çalışma içine girmedik. Yeter artık, camiamızla uğraşmaktan vazgeçin. Halkımız ile aramıza girme uğraşınızın boş olduğunu görmüyor musunuz? Sesimizi kesme, kapımıza kilit vurma yerine, sesi olduğumuz halkın, inancı ve kimliği ile barışın.
Hükümete de deriz ki; adil ve tarafsız olun. Akredite camialara yapılan hukuk dışı uygulamalara karşı çıktığınız gibi bize yapılan hukuk dışı uygulamalara ve kurulan komplolara da karşı çıkın. Dernek ve kurumlarımız üzerindeki baskıyı kaldırın. Yasal çalışmalarımıza ve faaliyetlerimize engel olmayın. Müslüman halkımızın dini ve dili üzerindeki engelleri kaldıracak kalıcı düzenlemeleri bir an evvel yapın.
Mazlum ve Mustazaf halkımıza deriz ki; “biz istiyoruz ki, mustazaflara lütfedelim, onları yeryüzünde varisler kılalım” diyen Rabbimizin vaadini gerçekleştirmek için yanınızda olmaya, Hakk yolda sizlere yardımcı olmaya devam edeceğiz.
Üye ve gönüllülerimize de deriz ki; “Üzülmeyin, gevşemeyin. İnanıyorsanız üstün gelecek olanlar, sizlersiniz.”( Ali İmran 139). İnandığımız değerler doğrultusunda, Hakkın yolunda peygamber sevdalısı halkımız için hizmetlerimizi aksatmadan, ihlâsla çalışmaya devam ediyoruz. Edeceğiz. 27.04.2010
Malumunuz olduğu üzere bundan iki yıl önce, başta İslam coğrafyası olmak üzere yeryüzünün her yerinde, mazlum ve mustazafların uğradıkları her türlü haksızlığa, zulme, zorbalığa ve katliamlara dikkat çekmek amacıyla bu haftayı Dünya Mustazaflar Haftası olarak ilan etmiştik.
Dünyadaki tüm zülüm ve katliamlara dikkat çekmek için, hafta boyunca anma etkinlikleri, fotoğraf sergileri, tiyatro gösterileri, paneller ve seminerler tertip edilecektir. Duyarlı tüm STK-ların ve halkımızın bu haftayı sahiplenip, değerlendireceğini umut ediyoruz.
Bu haftayı 16–23 Mart tarihleri arasında seçmemizin nedenleri bu hafta içinde;
Yakın tarihte emperyalist ülkelerin gözetiminde meydana gelen Halepçe Katliamı-nın olması,
Yine aynı güçlerden aldığı destekle Filistin-i ve Kudüs-ü işgal eden ve kurulduğu günden bu güne kadar, bir çok katliama imza atan işgalci Siyonist İsrail tarafından şehid edilen yaşlı ve felçli Şeyh Ahmet YASİN-in şahadetinin bu hafta içinde olması,
Ömrünü İslam-ı tebliğ ve irşad faaliyetlerine adadığı için rejimin zulmüne uğramış, hayatı sürgün ve zindanlarda geçmiş, ölüsüne dahi tahammül edilmeyen İslam alimi Bediuzaman Said Nursi-nin vefatının bu hafta içinde olması nedeniyledir.
Bu olayların her birinin ayrı bir sembolik anlamı vardır.
- Bediuzaman Said Nursi-nin şahsında Türkiye-de rejim tarafından müslüman halka karşı gerçekleştirilen katliamlara, sürgünlere ve zülümlere,
- Şeyh Ahmet YASİN-in şahsında emperyalist güçlerin başta İslam coğrafyası olmak üzere dünyadaki tüm işgal ve katliamlara,
- Halepçe-de katledilen Müslüman Kürt halkının şahsında, inancı ve etnik kimliği nedeniyle ayrımcılığa ve katliamlara maruz kalan/bırakılan halklara/topluluklara dikkat çekmek istedik.
Zulüm eden güç ve iktidar sahiplerine, yeryüzünde fitne ve fesad çıkarmayın, bozgunculuk yapmayın denildiğinde, kendilerini ıslah ediciler olarak tanıttıklarını Kuran-ı Kerim bize bildiriyor. Sömürü düzenlerinin devam etmesi için, gerek emperyalist güçler ve gerekse yerli işbirlikçileri tarafından yeryüzünde fitne ve fesat çıkarılmakta, bozgunculuk yapılmaktadır.
Kurdukları sömürü sistemlerine teslim olmayanları, karşı çıkıp direnenleri, kendilerini Hak ve adalete davet edenleri bozguncu ve terörist ilan etmektedirler. Dünya düzeni adına ülkeler işgal edilmekte, katliamlar yapılmaktadır. Bunlar özgürlük, demokrasi, insan hakları, eşitlik, barış, huzur v.s.getireceğiz diye işgal ettikleri topraklara kan gözyaşı, açlık ve sefaletten başka bir şey getirmemişlerdir.
Doğrudan doğruya veya dolaylı olarak işgal ettikleri bu ülkelerin yer altı veya yer üstü zenginliklerini sahiplenmiş, mazlum ve mustazaf halkı açlıktan ölmeye mahkûm etmişlerdir. Direnen ve sömürüye karşı çıkan halkı ise kadın yaşlı, çocuk ve bebek demeden acımasızca katletmişlerdir.
Tevhidi düşüncenin hakim olduğu dönemler hariç, dünya tarihi iktidar sahiplerinin zulmüne tanık olmuştur. Güç ve iktidarı ellerinde bulunduran bu zalim ve müstekbirler iktidarlarını korumak için bazen nemrut ve firavun gibi mustazaf halkın, erkek çocuklarını öldürtmüş, bazen de Ashab-ı Uhdud gibi, inancından vazgeçmeyen halkın tümünü ateşe attırmıştır. Tarihi süreçte halkı ezen bu zalim ve zorbaların sadece adları ve unvanları değişmiştir. Adları bazen Nemrut, Firavun, Dikyanus, Sezar, Kayser, olmuş, bazen de İmparator, Şef, Önder, Başkan vesaire olmuştur. Hepsinin ortak noktası zulümde birbirleriyle yarışmak olmuştur.
Ezilen, zulme uğrayan halk ise hep mazlum ve mustazaf olarak anılmış ve kendilerine yardım edecek kurtarıcılar beklemişlerdir. Tarihte peygamberler ve onların takipçileri bu mazlum ve mustazafların yanında yer almış ve onları müstekbirlerin zulmünden kurtarmıştır. Karşılaştıkları zorluk ve sıkıntılara rağmen inançlarında sebat eden, mazlum ve mustazaflar ise nihayetinde zalimlerin tahtına varis olmuşladır.
Yakın tarihte yapılan katliamların en unutulmazı şüphesiz ki Halepçe Katliamıdır. Bu katliam 16 Mart 1988 tarihinde batılı emperyalist devletlerin desteğiyle yerli işbirlikleri Saddam ve avenesi tarafından gerçekleştirilmiştir. Batının maşası diktatör Saddam-ın iktidarına boyun eğmeyen Halepçe şehri ve çevresi, uçaklardan atılan kimyasal gazlarla bombalanmış, bölgenin Müslüman Kürt halkı kadın yaşlı çocuk bebek demeden Hardal ve Sarin gazlarıyla katledilmişlerdir. Bu saldırıda en az beş bin masum insan zehirlenerek ölürken, yaklaşık olarak on bin insan da yaralanmıştır.Bu saldırı sonucu binlerce hayvan telef olmuştur. Binlerce insan topraklarını terk etmek zorunda kalmıştır. Bu gün dahi kimyasal gazların etkisi devam etmekte, Halepçe-de bazı çocuklar sakat doğmaktadır.
Bu katliamda Saddam kadar, Saddam-ı destekleyen ve ona kimyasal silah temin eden batılı devletlerde sorumludur. Bu işbirlikçiler Saddam-ı yargılayıp idam ettirmekle bu suçtan kurtulamazlar. Bu katliama ortak olan devletler ve bu devletlerin o dönem başında bulunanlar da yargılanmalı ve cezalandırılmalıdır. Aksi halde, yeni Halepçe-ler olmaya devam edecektir. Hiroşima ve Nagazaki-de atom bombasıyla halkı katledenler yargılansaydı, belki de Halepçe katliamı olmayacaktı.
Yeni katliamların olmaması için, vicdan sahibi herkesi, zalimleri ve katliamcıları tanıtmaya, mazlum ve mustazafların yanında yer almaya davet ediyoruz. Halepçe katliamının yıl dönümü dolayısıyla bir kez daha bu katliamı yapanları, katliamda katkısı bulunan devletleri ve sorumlularını kınıyor ve lanetliyoruz.
“ Ey Peygamber! Sakın zalimlerin yaptıklarından Allah-ın gâfil olduğunu sanma! Ancak Allah, onların cezalarını, gözlerin dışa fırlayacağı güne erteler. ”(İbrahim-42)
Kafes Balyoz harekat planları işlemeye devam ediyor…
Kafes, balyoz planı işlemeye devam ediyor. Ülke sorunlarının had safhada olduğu, toplumun tüm kesimlerinin adeta kendini gözden geçirip değiştirdiği ve daha özgürlükçü bir ortam oluşturmak için herkesin elinden geleni yapmaya çalıştığı bir dönemde Danıştay 8. Dairesi, YÖKün üniversiteye girişte farklı katsayı uygulanmasına ilişkin 17 Aralık 2009 tarihli kararının yürütmesini oy birliğiyle durdurdu.
Danıştay 8.Dairesi kara bir leke olarak tarihe kaydedilecek bir hukuk skandalı kararına imza atmıştır. Danıştay bu kararla, milletin alın teriyle toplanan vergilerle oluşturulan kurumlardan olduğunu unutarak ve millete zulmederek halka karşı yetkilerini silah olarak kullanmaktadır.
Ülkemizin zor dönemlerden geçtiği, bu kritik dönemlerin bir takım faşizan ruhlu insanlar tarafından her zaman istismar edildiğinin farkındayız. Çünkü bir avuç azınlığın, yönetim erkini elinde tuttuğunu, ne zaman hegemonyalarına son verecek, ket vuracak demokratik açılımlar ve uygulamalar yapılmaya çalışılsa; Yargı, Yürütme, Yasama birimleri ile karşı karşıya gelmekteyiz. Demokrasiden dem vurup da demokratik olmayan yürütme durdurulması talebine evet oyu verenleri de bu millet unutmayacaktır.
Sözde hukuku temsil eden ve darbelere çanak tutan İstanbul Barosunun âdeta halktan saklanarak gizli bir şekilde Danıştaya. başvurması İstanbul Barosunun yüz karasıdır. Bu durum İstanbul Barosunun iflas etmiş ideolojik sapkınlıkların militan yuvası haline gelmiş olduğunu bir kes daha göstermiştir. Baronun Hukuk ve insan hakları alanında yaşanan sıkıntılara hiçbir çözüm önerisi getirememiş olması, Ergenekon ve cuntaların milletin mukaddesatlarına saldırdığı bir dönemde piyasada boy göstermesi manidardır.
Sabih Kanadoğlu-nun, siyasallaşan İstanbul Barosu ve Danıştay-ın önceden birlikte tasarladıkları izlenimi veren bu karar ve gelişim aşaması bizleri halen derin devletin nelere kadir olduğu, toplumu nasıl gerdirme çabası planını uygulamaya koyduğunu düşündürmektedir. Danıştay da sözde hukuk adına alınan bu kararla, adama- ideolojiye göre muamele, çifte standart uyguladığını bir kez daha göstermiştir.
Bu kararı ile son günlerde hukukun siyasallaştığını özelikle Ergenekon yapılanmasında hukuk sistemimizin anlayışının geldiği nokta bakımından oldukça düşündürücü ve üzüntü vericidir.
Tüm gelişmiş ülkelerde Mesleki ve teknik eğitimin özendirilmekte, eğitim kalitesi arttırılmakta, ülkenin istihdam politikasına, ekonomik, sosyal ve kültürel beklentilerine göre bu okullardaki eğitim desteklenmekte iken, Ülkemizde meslek liselerinin durumu adeta yaz-boz tahtasına dönmüştür. Yıllarca hukuk adına alınan siyasi ve ideolojik kararlarla gençlerimizin geleceği karartılmakta, vasıfsız ve niteliksiz fertler yetiştirilerek toplumun temel dinamiklerinin önüne engeller çıkarılmaktadır.
Çelişkiye bakın! Meslek Lisesi elektrik bölümü mezunu olan öğrencilerimiz, düz lise mezunu olan öğrencilere göre 50 puan daha fazla alması lazım ki Elektrik Mühendisliğini kazana bilsin. Bu durun ne akla ne vicdana ne de izana sığmayacak bir zulümdür.
Bu aşamada “Meslek Liseleri Memleket Meselesi” olarak meseleyi sloganlaştıran Hükümet derhal bu konuyu yasal düzenleme yaparak ülke gündeminden düşürerek bu zulmü kökünden çözmelidir. Diploma notları yüksek ve başarılı gençlerimiz YÖK-ün kararına güvenerek meslek liselerini tercih etmişlerdi, ne yazık ki yargı bu kararı ile yine gençlerin hevesini kursağında bırakmıştır. Milyonlarca öğrenci ve aileleri bu kararın mağduru olmuşlardır.
Bu siyasi kararlar bir milyondan fazla öğrencimizin psikolojik morallerini bozmak için hedeflenmiştir. Ama öğrencilerimizin akıtacağı her damla gözyaşı, Mahkeme-i Kübra da mazlumun zalimden hakkını alacağı gün, zalimin zulmünden daha şiddetli olacaktır.
Hükümetin; tüm yargı sistemini baştan aşağı düzeltip halk iradesine dayalı yeni bir anayasa ile istediği gibi çelişkili kararlar verebilen yargı mensuplarının hesap vereceği düzenlemeler yapması gerekmektedir. Hükümet tepesine dikilen kapatma sopası ve demokles kılıcıyla yapılan zulümleri görmezden gelemez.
Ak Parti Hükümeti bütün insiyatifine rağmen; ne yazık ki; İktidar olup, salt çoğunlunu elde etmesine rağmen pasif ve uzlaşmacı varlığıyla, kalıcı ve yasal yollarla değil, günü birlik kurumlar üzerinden bir ileri iki geri mantığı ile 7 yıldır kamuoyu desteğine rağmen, ne yazık ki muktedir olamamıştır.
Unutulmamalıdır ki, hiçbir şey, “bitsin, gitsin, olmasın artık” demekle değişmeyecek. Eğer gerçek manada değişimden bahsetmek istiyorsak, önce bedelini ödeyeceğimiz fedakârlıklar yapabilmeliyiz.
Biz inanan insanlar olarak umudumuzu hiç kaybetmedik. Zulmün bir gün yerini adalete, hukuka, insan haklarına, eşitliğe bırakacağına inancımız tamdır. Ancak zaman göstermiştir ki; mücadelemizin başından bu yana değişen bir şey olmamıştır. Genelde insan hak ve hürriyetleri özelde ise katsayı ve başörtü üzerindeki baskı ve ayrımcılık açık bir şekilde devam etmektedir.
Biz mazlumun yanındayız, Meslek lisesi mezunları için elit tabaka olmadıklarından bahisle eşit olmadıklarını söyleyen zihniyeti lanetliyoruz, meslek lisesi mezunlarına hukuk, mühendislik ve tıp yollarını layık görmeyen zihniyeti lanetliyoruz ve meslek lisesi mezunlarının bu okullara girmesini engellemek için hukuki kılıf uyduranları lanetliyoruz.
Biz aşağıda isimleri bulunan sivil toplum kuruluşları, veli ve öğrenciler olarak diyoruz ki; Her türlü engellemelere rağmen gelecek; insanlık adına mücadele eden, tarafını haktan, hukuktan ve özgürlüklerden yana koyanların olacaktır.
KATILIMCILAR : 1)Anadolu Gençlik, 2)Ay-Der, 3)Bağı var Der,4)Bayındır Memur –Sen5) Bem Bir- Sen 6)Birlik Haber –Sen,7) Büro Memur -Sen,8)Cami Der, 9) Dicle Fırat Diyalog Grubu,10)Di-Der, 11)Din Bir Sen, 12)Diyanet-Sen 13)Diyarbakır Düşünce Okulu Der, 14) Diyarbakır İnsanı Yardım Derneği,15)Eğitim Bir- Sen, 16)Emekli Bir –Sen,17)Enerji Bir-sen18) Gönül Köprüsü Derneği,19)Hayat Der, 20)Hizmet Der, 21)Hür Der, 22)Islah Hareketi,23)İhya Der, 24)İkra Eğitim Der 25)İlim Der,26)İnsan ve Erdem,27)İrşad Der, 28)Kardeş Der, 29)Köprü Der, 30) Hak Sen 31)Köy Der, 32)Kültür Memur- Sen, 33) Eğitim Hak Sen, 34)Mazlum der 35)Memur Sen, 36)Mustazaf –Der,37)MÜSAİD, 38)Öğ-Der 39)Özgür -Der, 40)Sağlık -Sen,41)Sahabe Der, 42)Şura Der, 43)Toç Bir –Sen, 44)Ulaştırma Memur –Sen
Mütedeyyin kişilere ve kurdukları STK’lara yönelik baskılar devam ediyor. Bilindiği gibi 27 Nisan 2007 tarihinde TSK’nın resmi internet sitesinde bir e- muhtıra yayınlanmıştı. E-muhtıranın gerekçeleri arasında Şanlıurfa’da düzenlenen Kutlu Doğum etkinliği ile bu etkinlikte şiir okuyup, ilahi söyleyen başörtülü kız çocukları zikredilmişti. Kutlu Doğum etkinlikleri düzenleyip İslam peygamberinin doğumunu kutlamak ve ilahi söyleyen kız çocuklarının başlarının örtülü olması, rejimi tehdit eden tehlikeli gelişmeler olarak algılanmıştı.
Bu e-muhtıra nedeniyle 2008 yılında, İslami hassasiyetlere sahip bazı STK’ların Kutlu Doğum etkinlikleri yapmalarına izin verilmemişti. Bazı yerlerde ise etkinliklere başörtülü kız çocuklarının çıkartılmaması şartı getirilmişti. Bu uyarılara uymayıp, Kutlu Doğum etkinliklerinde başörtülü kız çocuklarına ilahi okutan dernekler ve tertip komiteleri hakkında davalar açılmıştı.
2009’da ve önceki yıllarda Kutlu Doğum v.b. etkinlikleri düzenleyen ve bu etkinliklerde başörtülü kız çocuklarına ilahi okutan derneklerden merkezi Elazığ’da bulunan İHYA-DER’e ve Malatya’daki şubesine, üyelerinin ev ve işyerlerine 27 Nisan 2009 tarihinde baskınlar düzenlenmiş ve hepsi tutuklanmıştı. Aynı gün değişik İslami camialara da baskınlar yapılıp bu çevrelerden de birçok kişi terör örgütü üyeliği suçlamasıyla tutuklanmıştı.
Bu operasyonların e-muhtıranın yıldönümünde yapılması manidar olup bir yerlere mesaj vermek amaçlanmıştır. 27 Nisandaki bu operasyonlar 28 Nisandaki MGK toplantısına yetiştirilmişti. Bu ayrıntı 27 Nisan 2009 operasyonlarının ve tutuklamalarının hukuki sebeplere dayanmadığını, politik nedenlere dayandığını göstermektedir.
Ergenekon sanıklarında ele geçen irtica eylem planı adlı belgede İslami camialara ve STK’lara karşı komplo kurulmasının planlandığı belirtilmektedir. Bu çerçevede İslami STK’ların ve camiaların çalışmalarına engel olmak ve tutuklanmalarını sağlamak için evlerine, işyerlerine, kurumlarına dokuman, silah v.b malzemenin bırakılması ve bu malzemelerin yakalanmasının sağlanacağı yazılmaktadır. Böylece mütedeyyin kişilerin ve İslami yapıların illegal örgütsel faaliyetler içinde gösterilmeleri ve üyelerinin tutuklanmaları amaçlanmıştı.
Bu plan çerçevesinde Elazığ İHYA-DER ve üyeleri hedef seçilmiştir. Operasyonu düzenleyen Elazığ özel harekât şube ve tem şube ekipleri tarafından dernek başkanı ve üyelerinin ev ve işyerleri ile dernek binaları aranmıştır. Kurulan komplo gereği dernek binasında, dokuman v.b malzeme yakalanmış gibi tutanak düzenlenmiştir. Operasyonu gerçekleştiren özel harekât şubesinin müdürü ise operasyondan kısa bir süre önce Ergenekon operasyonları çerçevesinde tutuklanmıştır. İhya Der üyelerine yönelik suçlamalarının başlangıç soruşturmasının, operasyondan 6–7 ay öncesinden, bu şahsın döneminde başlaması, komplonun irtica eylem planı çerçevesinde tezgâhlandığını göstermektedir.
İhya –Derin komplo için hedef seçilmesinin bir nedeni de dernek başkanının ve bazı üyelerinin 2000’nin başlarında camilerde İslami bilgilendirme ve bilinçlendirme dersleri verdikleri için Hizbullah operasyonlarında yakalanmış olmalarıdır. Bu nedenle tezgâhlanacak bir komploda kamuoyu ve yargı makamları daha kolay ikna edilebilecekti. Nitekim 2000’de ceza alan dernek başkanına ve bazı üyelerine, 10 yıl önceki bu ceza gerekçesiyle iyi hal indirimi yapılmaması, ele geçirildiği belirtilen malzeme üzerinde parmak izi incelemesi yapılması gibi komployu ortaya çıkarabilecek incelemelerin gerekçesiz bir şekilde ret edilmesi komplocuların amaçlarına ulaştıklarını göstermektedir. Ayrıca yargılamayı yapanların zihniyetini ve önyargılı tavrını da ortaya koymaktadır.
Hatırlanacağı üzere 1990’lı yıllarda ve 2000’li yılların başında çoğunluğu çocuk olmak üzere binlerce kişi, camilerde İslami konularda bilgilendirme dersleri aldıkları ve verdikleri için örgüt üyeliğinden cezalandırılmışlardı. Örgütsel hiçbir içeriği olmayan bu dersler ve sohbetler örgütsel faaliyet kabul edilerek mütedeyyin insanlar mağdur edilmişti.
Bu günlerde de İslami konularda toplumu bilgilendirme, bilinçlendirme çalışmaları, yasal ve izinli etkinlikler, örgütsel çalışmalar ve faaliyetler olarak değerlendirilmekte ve STK yöneticileri ve üyeleri örgüt üyeliğinden cezalandırılmaktadır. Dernek binaları, hücre evi gibi gösterilmek istenmektedir. Kutlu doğum etkinlikleri, İsrail’in Gazze katliamını protesto etmek, ölen Filistinliler için ğiyabi cenaze namazı kılmak, Hz. Hüseyni yâd etmek, İslami esaslara göre düğün yapmak, İslami konulardaki bilgilendirme toplantı ve seminerleri yapmayı ve katılmayı örgütsel faaliyetler olarak değerlendiren zihniyetin asıl amacının İslam’a ve İslami değerlere düşmanlık olduğunu ortaya koymuştur.
Farklı düşünceleri susturmak için yasal dernek faaliyetlerini suç saymak ve cezalandırmak bir hukuk skandalıdır. Bu tip haksız ve hukuksuz uygulamalar toplumu germektedir. Bu durum tamda derin yapıların arzuladığı kaotik ortama zemin hazırlamaktadır. Derin yapıların toplumda, şiddet ve kaos ortamı oluşturmaya yönelik kurdukları komploları görmezden gelip, STK’ların, yetkililerden izin alarak yaptıkları faaliyetleri cezalandırma gerekçesi yapmak, bu derin yapıların amaçlarına hizmet etmektir. Adı geçen derneğin yaptığı faaliyet ve etkinliklerin hiçbirinde, suç unsuru oluşturacak hiçbir davranışta bulunulmamıştır. Şiddeti öven, şiddete çağıran hiçbir konuşma yapılmamıştır. Yasadışı hiçbir örgütün propagandası yapılmamıştır.
Bütün bunlar göz önünde iken, resmi ideolojiden farklı düşünen insanları sindirmek ve cezalandırmak için kurulan komploları görmezden gelerek, niyet okuyuculuğu yapma suretiyle yasal faaliyetleri suç olarak değerlendirmek, hukuk devleti anlayışının ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin uygulanmadığını bir kez daha ortaya koymuştur. İslam ve Müslümanlar söz konusu olunca yargının dahi tarafsız ve bağımsız olmadığını yine göstermiştir. Bu haksız ve hukuksuz keyfi uygulamanın son bulması için, İhya Der üyelerinin mağduriyetleri giderilmeli ve verilen cezalar kaldırılmalıdır. İhya Der soruşturmasını yürüten kolluk güçleri ve bu skandal kararı verenler hakkında Adalet Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı müfettiş gönderip soruşturma başlatmalıdır. Komplocular ve destekçileri ortaya çıkarılıp cezalandırılmalıdır.
Sonuç olarak;
İhya-Der’in şahsında STK’lara yönelik tüm baskı ve komploları kınıyoruz.
STK’lar başta olmak üzere toplumun tüm kesimlerini konuya duyarlı olmaya ve yapılan hukuksuzluğu kınamaya davet ediyoruz. 20.01.2010
Yıllardır bölgemizde süre gelen çatışmalar ve şiddet olayları nedeniyle oluşan kaos ortamından en fazla bölge insanı zarar görmüştür. Bu ortamda binlerce insanımız hayatını kaybetmiş, çocuklarımız yetim kalmış, köylerimiz boşaltılmış, evlerimiz yakılıp, yıkılmıştır. Bu kaotik ortamda ateş düştüğü yeri yakmış, coğrafyamızda telafisi mümkün olmayan zararlar meydana gelmiştir.
Bunun sorumlusu/sorumluları sorunları çözme yerine daha da derinleştirip bu ortamdan nemalanmak isteyen derin yapılar ve karanlık güçlerdir.
Çatışmaların ve şiddetin tarafı olanlar; sorumluluk bilinci ile hareket etmeli, şiddet ve kaos ortamını artıracak söylem ve eylemlerden kaçınmalılar.
PKK ve DTP taleplerini dillendirirken, çatışma ve şiddet kültüründen uzak durmalı; yaptıkları gösteri, yürüyüş ve eylemlerde siyasi partiler dahil tüm sivil toplum kuruluşları ile, halkın canına ve malına zarar verici eylem ve saldırılardan uzak durmalıdırlar.
Güvenlik güçleri de Partilerin ve STKların hukuki çerçevede düzenledikleri etkinliklerini engellememelidir. Bu etkinliklerde hukukun dışına çıkanlar ile mücadele ederken ölçülü olmalı, aşırı güç kullanımından kaçınmalıdır. Gerek göstericilerin ve gerekse halkın can ve mal emniyetini tehlikeye düşürmemeli, yaşam hakkını ihlal etmemelidir.Devlet yetkilileri, gösterilerde molotoflanarak öldürülenin de, kurşunlanarak öldürüleninde fail/faillerini bulmalı ve provokasyonları önlemelidir.
Son günlerde PKK liderinin cezaevi koşulları gerekçe gösterilerek yapılan yürüyüşler ve gösteriler bölgemizdeki çatışma ve şiddet ortamını tırmandırmıştır. Yapılan eylemler Kürt sorununun çözümünü tıkanma noktasına getirmiştir. Eylemler ile Kürt sorunu Öcalansız/PKK siz çözümü engellenmek isteniyor. Kürt halkının meşru hak ve taleplerini, bir şahsın ve örgütünün muhatap alınmasına bağlamak, cezaevi koşulları bahane edilerek süreci sabote etmek yanlıştır. Cezaevi koşulları sadece bir şahıs için değil, tüm tutuklu ve hükümlüler için iyileştirilmesi gereken ayrı bir sorundur.
Hükümet, yapılan eylem ve gösterileri bahane etmeden demokratik açılımı devam ettirmelidir. Kürt halkının İslami ve insani haklarının verilmesini PKK nin silah bırakması veya çatışmaların bitmesi şartına bağlamamalıdır. Bu Hakların verilmesini PKK nın silah bırakma şartına bağlamak, açılımı Öcalan ın/PKK nın inisiyatifine terk etmek demektir. PKK nin silah bırakması konusu ayrı, Kürtlerin doğal haklarının verilmesi konusu ayrıdır.
Devlet yetkilileri. Halkın insani ve İslami tüm hak taleplerini karşılamalı, mevcut sorunları acilen çözmelidir. Açılım sürecini hızlandırmalı daha ciddi ve somut adımlar atmalıdır. Burada en büyük sorumluluk Meclise ve hükümete düşmektedir. Hükümet, hak ve adalet ölçüsü ile hareket ederek, her türlü ayırımcılığı giderecek düzenlemeleri bir an önce hayata geçirmelidir. Keyfi uygulamaları önlemek için, bu hakları Anayasal güvence altına almalıdır.08.12.2009
Derneğimizin Yüksekova şubesine PKK/DTP’li provokatörlerce taşlı saldırı düzenlenmiştir. Öcalan’ın Suriye’den çıkarılmasının yıldönümü bahanesiyle ilçede uygulanan kepenk kapatma eylemini tasvip etmememize rağmen, provokatörlere malzeme vermemek için dernek binası ve üyelerimizin işyerleri de kepenklerini kapatmışlardı. Buna rağmen kapalı olan dernek binamıza saldırı düzenlenmiştir.
Yine bir dernek üyemizin İslami usullere göre yapmak istediği düğününü engellemeye çalışmışlardır. İlçede PKK propagandasını içeren düğünler dışında düğün yapılmasına müsaade etmeyeceklerini gerekçe göstermişlerdir.
Bölgemizdeki çatışma ve kaos ortamından beslenen karanlık güçler, PKK/DTP bünyesindeki ajan provokatörleri vasıtasıyla sürekli olarak derneklerimizi hedef almışlardır.
PKK/DTP yetkilileri tarafından da bu saldırıları tasvip etmediklerine dair bugüne kadar bir açıklama yapılmamıştır. Bu da, bize yapılan saldırıları destekledikleri ya da en azından tasvip ettikleri anlamına gelmektedir.
PKK/DTP kendi dışındaki yapıları yok saymaktan, tehdit, baskı ve şiddet yöntemleri ile sindirmeye çalışmaktan vazgeçmelidir. İçlerindeki ajan provokatörlerin provokasyonlarını engellemelidir.
PKK/DTP tabanı da içlerindeki bu provokatörlerin ve onları kollayan yöneticilerin kime ve neye hizmet ettiklerini sorgulamalıdır. İslama ve Müslümanlara saldırmanın kimseye fayda vermediği herkesin malumudur.
Derin devletin kontrolündeki PKK/DTP’li provokatörlerin bize yönelik tahrik edici saldırıları ve bu saldırılara karşı bizim sağduyulu tavrımız kamuoyunca bilinmektedir.
30.09.2009 tarihli, Diyarbakır’ımıza hediye gibi sunulan görkemli hipodrom açılışıyla ilgili halkımızı aydınlatmaya yönelik Mustazaf-der Diyarbakır Şubesi olarak görüşümüzü beyan etmek istedik Şöyle ki:
Biz bölge halkı olarak halk yararına milyon dolarların harcandığı böyle bir yapıyı hayatımızda ne gördük ne de duyduk. Dolayısıyla bu hipodrom hediyesinin de halkımızın yararına olmadığına inanıyor bu işte emeği geçenleri protesto ediyoruz.
Halkımızda genel kanaat haline gelen, devlet tarafından sergilenen ilgisizlik ve hizmetsizlik olgusunun haklılık payının olduğunu ve de bizzat devlet eliyle açılan hipodromla bir kez daha halkın haklılığının onaylandığını gördük. Halkımıza hiçbir faydası dokunmayan bu hipodromun tüyü bitmemiş yetimlerin paralarıyla yapıldığına inanıyor, düşüncede dahi emeği geçenlere ve bundan sonra hipodromdan faydalananlara hakkımızı helal etmiyoruz.
Çekme mazlumun ahını çıkar aheste aheste anlayışıyla toplum bilimcilerin genel kanaatine göre öncelikli sorunların başında sayılan ekonomik ve birçok insani ve toplumsal sorunlar ortadayken evine bir lokma ekmek götürebilmek için sabahtan akşama kadar didinen halkımızın gözü önünde adeta onlarla alay edercesine milyon doları taş yığınına harcayarak bazılarının zevkine peşkeş çekenleri Allah’a havale ediyoruz.
Niyetleri kafalarının arkasında ve dişleri boğazlarında olanların halka arkalarını dönerken sinirlerinden parmak uçlarını nasıl ısırdıklarını halkımız çok iyi biliyor ve tanıyor; bu tür insanların asıl görevlerini, toplumu ifsada götüren tüm çirkef yollara öncülük etmek olarak gördüklerini ve bunu bilinçli yaptıklarını biliyoruz. Bunlara şuan diyecek bir şeyimiz yok! bu şiarla, niyetlerinin halka hizmetin hakka hizmet anlayışında olduğunu iddia eden devlet erkânı içerisindeki hizmet anlayışındaki kişileri bu gidişata dur diyerek halkın asıl ihtiyaçlarına biran önce yönelmelerini kendilerine hatırlatmak isteriz.
Son çağrımız ise halkımızadır: Şunu bilmenizi isteriz ki ne islami anlayışımızda ne de toplumumuzdaki ahlaki anlayışta; aileyi parçalayacak, insanın kişiliğini rencide edecek, kumar, içki ve hiçbir çaba sarf edilmeden başvurulan şans oyunları gibi seviyesiz yollar ve oyunlar yoktur. Ancak ne acıdır ki kendi çıkarının devamı için başta çocuklarımız olmak üzere toplumun tüm kesimini artan büyük bir hızla bu tür yollara kanalize etmektedirler. Biz Mustazaf-Der olarak hipodrom açılışını (at yarışları sahası) bu kötü yollara sevk eden bir araç olarak görüyor tüm halkımızı bu tür faydasız açılımlardan uzak durmaya davet ediyoruz.
İslam yani dinimiz güzellik dini olduğuna göre şunu da belirtmek isteriz ki at yarışları inancımıza göre sünnettir. Ancak masumane bir at yarışı için bu kadar parayı harcamaya hiç ihtiyaç olmamakla birlikte, yine aynı şekilde inancımızda atları kumar aracı yapmak, bu yolla işi şans oyununa dönüştürmek kesinlikle haramdır. Hele de bu yarışların resmi olarak yapılması başlı başına ayrı bir sorundur!
Mustazaflar ile Dayanışma Derneği Diyarbakır Şubesi